
Akıntıya Karşı Yürümek: Anlam Arayışında Bir Mola
Son zamanlarda hayatla aramda garip bir mesafe var. Sanki ben bir yöne gitmeye çalışırken, hayat tam karşımda durup yolumu kesiyor. İçimde bir yerlerde her şeyin düzeleceğine dair o sarsılmaz inancı taşıyorum, biliyorum; bir gün her şey daha berrak olacak. Ama o ‘bir gün’ gelene kadar geçen bu süreç, bazen tahammül edilemez bir anlamsızlık yüküne dönüşüyor.
Dünyaya baktığımda gördüğüm manzara beni yoruyor. Herkesin sadece kendi yankısını duyduğu, bencilliğin bir erdem gibi sunulduğu, her şeyin sadece ‘tüketmek’ üzerine kurulduğu bir döngünün içindeyiz. İnsanlar birer etiket bulma derdinde; ya bir kalıba sığmaya çalışıyorlar ya da ulaşılamaz bir mükemmellik illüzyonunun peşinde kendilerini hırpalıyorlar. Bu sahteliğin içinde, sahici bir nefes alacak alan bulamamak beni yalnızlaştırıyor.
Bazen durup soruyorum: Bu anlamsızlık denizinde boğulan sadece ben miyim? Herkes bu hıza ve bu yüzeyselliğe nasıl bu kadar kolay uyum sağlıyor? Yoksa bendeki bu ‘uyumsuzluk’ bir sorun mu?
Belki de sorun bende değil; sorun, dünyanın ruhunu kaybetmiş olmasında. Ben sadece bu boşluğu hissedebilecek kadar henüz ‘duyarsızlaşmamış’ biriyim. Bu zor zamanlar, belki de hayatın bana karşı konumlanması değil, beni kendi gerçekliğime sadık kalmaya zorlayan sert bir rüzgarıdır. Yine de sormadan edemiyorum; bu kadar yabancılaştığım bir dünyada, kendi yolumu nasıl bulacağım?
Sadece birinin çıkıp şunu demesini bekliyorum: Sen sadece kişisel zorluklarla değil, aynı zamanda modern dünyanın getirdiği o ruhsuzlukla, bencillikle ve dayatılan mükemmeliyetçilikle de savaşıyorsun. İnandığın o ‘güzel günler’ fikri ile şu anın gri gerçekliği arasında sıkışıp kalmışsın. Ama hissettiğin bu duygular (yabancılaşma, anlamsızlık, toplumsal eleştiri), tarihteki pek çok büyük düşünürün ve sanatçının da çıkış noktası olmuştur. ‘Uyumsuz’ hissetmek, bazen sistemin yanlış işlediğini fark edecek kadar dürüst olmanın bedelidir.

